18 Mart 2014 Salı

Buket UZUNER - Uzun Beyaz Bulut Gelibolu







Uzun Beyaz Bulut Gelibolu

Çanakkale 2000
Çanakkale Savaşlarında ölen büyük dedesinin mezarını aramak için Geliboluya gelen Zelandalı genç bir kadın ve Çanakkale Milli Parkında bastonuyla dolaşan Türk Ninenin akıllara durgunluk veren seksen beş yıllık sırrı…
Çanakkale 1915
Osmanlı teğmeni Ali Osman Bey ile Anzak Er Alistair John Taylorın birlikte insanlığa verdiği dehşetengiz ders…
Tarih kitaplarında yer almasına henüz hiçbir milletin izin vermeye hazır olmadığı büyük insanlık sınavı: Aynı adam aynı savaşta iki düşman ülkede savaş kahramanı olur mu? Ya da: Tarih düz okunacak bir metin midir? Ve tarih yeniden yazılmalı mıdır? Ve tarih yeniden yazılmalı mıdır?
Buket Uzuner, romancılığının doruklarında bir başyapıta daha imza atıyor.

www.dr.com.tr 'den alıntıdır.


Günün anlamına uygun olsun kitap tanıtımımız.Bu kitabı yazıldığı yıl alıp okumuştum.Çok etkileyici, savaşan iki tarafın askerlerinin mektuplarından oluşuyor .Yaşananlara bir kapı aralıyor...Okuduğum dönemi hatırlıyorum bir yandan satırları içime çekiyor bir yandan göz yaşlarımı siliyordum.

Tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun.

3 Mart 2014 Pazartesi

Hasan Ali TOPTAŞ - Heba



Heba


İnceldiğinde, çeşitli sebeplerle delindiği de olur uykunun. Ne bileyim, bazen zihnimizdeki sivri uçlu bir hatıra deler onu; bazen henüz hazmedemediğimiz bir sözün acısı, bazen kolu bacağı aklımızın dışında kalan bir düşünce yahut bir duygu, bazen de etrafımızda olup biten, bizim fark edemediğimiz meçhul bir şey deler.

İşte o vakit delinen yerden içerisi görünmez ama dışarısı görünür. Hakikat oradan gerçekte olduğu gibi görünmez tabii; uykunun sisi yüzünden, kendisinin biraz berisinde yahut gerisinde görünür.

Sise benzemeyen tuhaf bir sisin içindeydi şehir. On dokuzuncu katın hizasında ben gerçeğim diyen bir güvercin kanat çırpıyordu. Binnaz Hanımın tombul elleri vardı. Ucu bucağı görünmeyen bir boşluğa düştü Ziya. Hışır hışır öten naylon şeritler. Te ilerde Suriye! Kaldır başını! Huoop! Yüzü çilli bir çocukluk. Efil efil tüten bir pişmanlık.

Hiç işte, hiçbir şey olmadı. Şikâyetçi misin? Değilim Komutanım.

Kolonya, limontuzu ve su. Bakma öyle karanlıkta Mensur. Aynalı kahve. Güzel Nefise. Kim o uzaktaki adam? Tufana emanet bir dünya.

Her kötülük, bir iyiliğin içine akıyor işte...

Heba, göz gözü görmez insafsızlığın, doğruya benzemeye muvaffak olan yalanın, utanmazlığın, lincin, kıstırılmışlığın romanı.

Edebiyatın kirişlerini çatlatan büyük bir yazardan yalnızlığın, pişmanlığın, askerliğin, heder olmuş bir ömrün romanı. İpek kadar yumuşak ve ipek kadar sağlam.

Sadık okurları için yeni keşifler sunacak, yeni tanışanları sadık okurlara dönüştürecek bir Hasan Ali Toptaş romanı...

www.dr.com.tr 'den

Yazarı ile ilk tanışmam oldu.Son olmayacağının garantisi olan bu güzel romanı keyifle okudum.Edebi anlamda keyif aldım, heba olmuş hayatların detayları ile değil elbette..

Okuyun pişman olmayacaksınız ;)

24 Şubat 2014 Pazartesi

José SARAMAGO - Filin Yolculuğu



Filin Yolculuğu

16. yüzyılda Portekiz Kralı, Süleyman adlı filini Avusturya Arşidükü Maximiliana hediye etmek ister ve Süleyman bu uzun yolculuğa çıkar.
Nobel Edebiyat Ödülü sahibi José Saramagonun en neşeli, en keyifli romanı Filin Yolculuğu işte bu tuhaf serüvenin hikâyesini anlatıyor.
Saramago severleri şaşırtacak bu keyifli roman, bir yandan da filin gariban ama köylü kurnazı terbiyecisi Subhro ile kafileye eşlik eden soylular bağlamında filin tanık olduğu insanlık komedyasına eğlenceli-eleştirel bir bakış getiriyor.
www.dr.com.tr (tanıtımından)

Filin Yolculuğu'na eşlik edecekseniz bu yazacağım öneriyi dikkate almalısınız.Çevirmen Pınar Savaş'ın notunu mutlak okuyunuz.Aksi halde noktalamasız, imlasız ve dil bilgisi kurallarının hiçe sayıldığı bir metinle karşılaştığınızda şaşırmayasınız.
Diyaloglarda alışılagelmiş konuşma çizgileri, tırnaklar kesmeler olmadığı için kim kiminle konuşuyor takibi zor oluyor.
Tüm bunlara rağmen ben zevkle okudum çok da keyif aldım.
Özellikle etkilendiğim kısımlar ; 
Kral ve kraliçenin filden ayrılma sahnesi, filin ırgatlara veda sahnesi , Portekizli kumandanın kararlılığı ve yönetimideki askeri ve stratejik başarısı ,sf:90 'da yer alan inek hikayesi ..
Genel olarak yazılarında ; insanın doğası gereği verdiği tepkiler ve doğal yaşam gözlenebiliyor.Hayvaların iç güdüsel davranışlarına yer verilmiş.İnek, kurt ,fil gibi.

ve son olarak not aldığım birkaç satır ; 

" Cahilliğin iyi yanı bizi yanlış bilgilerden sakınmasıdır " sf:95

" bizi biz yapan hep kusurlarımız , niteliklerimiz değil " sf: 113

23 Şubat 2014 Pazar

Ayfer TUNÇ - Dünya Ağrısı




Dünya Ağrısı 

"Hayat, kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir."
Türkçe edebiyatın sözünü sakınmayan kalemi Ayfer Tunç, yazarlık hayatının 25. yılında sarsıcı bir romanla karşımızda.
Hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken baba mirası otelin işletmecisi, ailesinin "reisi" olmak zorunda kalan Mürşit, her geçen gün tamahkârlaşan bir şehirde, gerçek dostluğu İstanbulda bıraktığı hayaletlerden kaçarak Mürşitin oteline sığınan Madencide buluyor. İki arkadaşın dünya algısı, okuyucuya Türkiye tarihindeki utanç sayfalarının bir özetini sunuyor.
Arka planı toplumsal facialar, kitlesel cinnet hikâyeleriyle örülen Dünya Ağrısında, geçmişle hesaplaşma cesaretini gösteren insanları yaşadıkları toplumdan ayıran sınır imleniyor.
Dünya Ağrısı kelimelerle sıkılmış bir yumruk.

Böyle bir şehirde sır saklamanın imkânsız olduğunun farkında değil. Öğrenecek elbet, bir gün şehir dediği şeyin birbirini gözleyen sayısız gözden ibaret olduğunu o da anlayacak. Ama buna çoktan alışmış olacak ya da daha fenası başkalarını gözleyen sayısız gözden biri haline gelecek. Babamın oğlu o olmalıydı diye düşünüyor, ben, oğlum gibi bir oğul olsaydım babam mutlu ölürdü; oğlum babamın istediği gibi bir oğul olduğu için ben mutsuz öleceğim.
www.dr.com.tr   (Tanıtım Bülteninden)



Ayfer Tunç  yazsın biz okuyalım , bu hep böyle sürsün isterim.Düny Ağrısı 'nı yaratıcısından ötürüdür sevmelerim.İlk görüşte kapağına vurulmuş olmamda mavinin etkisi yadsınamaz.

Kitaba gelirsek, kahramanımız Mürşit ,  isteklerine mecburi ara vermiş bu mecburiyet zorunluluk halini alınca da memleketinde yaşamak zorunda kalmıştır.Baba yadigarı oteli işletmek ona göre olmasa da bu işe devam etmiş , evlenmiş iki çocuk ile aile olunca da ruhu ile olmasa da bedenen ona sunulana boyun eğmiş.
Mürşit'i arada bir sarsmak geldi okurken içimden..Ama olaylar öyle bir gelişti ki benim yapamadığımı yeri geldi Özgür yaptı, Pehlivan girdi devreye ..Madenciye duyduğum sempatinin de  Mürşit'e dayanabilmemde faydası oldu.
Sonra anlamaya başladım Mürşit'i , aslında baştan onu anlamaya çalışmalı okur.. Hani bazen hayat ağır gelir de insana kapana kısılmışsınız gibi gelir ya, işte Mürşit bununla yaşamak zorunda..

Bununla birlikte yan karakterler, Mürşit'in yaşadığı yörede yaşananlar çok güzel bir şekilde örülmüş.
Dünya Ağrısı , ağrı gibi çöktü üzerime.Uzunca bir sürede orada kalacak..

Hakan GÜNDAY - AZİL

Kitabın tanıtımı :

Teknoloji, insanların davranışını, ahlakını, sosyoekonomik ilişkilerini, asla geri dönülmeyecek bir biçimde değiştiriyor. Söz konusu değişim, insanlığın amacından sapmasına ve doğadışı, adsız bir türün yeşermesine neden oluyor.
İnsanlığın bin çabayla iki bin yılda yarattığı asgari ahlak, elli yılda televizyon tarafından çiğneniyor.Ve on yıldır da internet tarafından yutuluyor.

Bireyin yalnızlığı, toplum dışına çıkmasıyla sonuçlanıyor.Toplum dışına itilen (ya da bunu kendi tercih eden) birey, kendi doğrularını yaratıp onlarla yaşamaya başlıyor. Zamanla toplum ile birey arasında genişleyen ahlak farkı, ikisinin de hastalanmasının temel nedeni oluveriyor.

Hakan Günday "Azil"de içinde yaşadığımız toplumsal yapıya yönelen eleştirisini, modern insanın "hiç"leşme sorunsalını, gerçek, hayal, kâbus arasındaki geçişler ile zaman ve mekân geçişlerini, yer yer sertleşen ifadelerle öyle ustalıkla aktarıyor ki, okuyucuyu adeta tokatlıyor.

Yazdıklarıyla uçları zorlayan genç yazar Hakan Günday her ne kadar yeraltı edebiyatı yapmadığını söylese de, insanı rahatsız ve tedirgin edici, hem sisteme karşı olan hem de sistemle iç içe geçen karakterlerine ustalıkla can veriyor. Günday, ana karakteri Asilin psişik özelliğine ve dünya algısına uygun bir dili de büyük bir beceriyle kullanıyor.Roman boyunca çok sayıda felsefi tanımlama ve tespit, ana karakterin üslubuyla sıralanıyor.
www.dr.com.tr  den alıntıdır.

Azil, sınırları zorlayan bir kitap.Hakan Günday 'ın yazdıklarını okumayı seviyorum.Bu kitapta ise sadece okumadım yaşadım aynı zamanda ve bu durum zorladı beni.Dahilik ile delilik arasında gelip giden bir karakter ile yaşamak bir olmak güçtü.
Var olmak işte bunu sorgulatıyor yazar bize ki insanoğlunun her nefes alışta unutup bir nefes vererek ayrıldığı yaşamın kıyısında hatırladığı ..

Keyifli okumalar dilerim.




14 Ocak 2014 Salı

Hamdi Koç - Çıplak ve Yalnız



Çıplak ve Yalnız

"Küçük ve yalnız" olduğunu sanan bir kahramanın "büyük ve kanlı" bir geçmişe yaptığı yolculuk…

Amcam ölünce ilk bana haber verdiler. İnanmadım. Olmaz öyle şey, dedim. Oldu valla, dediler, amcan öldü. Ya tabii ki ölmüştür, ayrı konu, ama ilk bana haber verdiğinize inanmıyorum, dedim. İnan, dediler, ilk sana haber verdik. Sustum ve benimle konuşan nefesin arkasındaki boşluğu dinledim. Yalan olsa bir hışırtısı, bir kıpırtısı, bir şeysi mutlaka duyulurdu. Doğru söylüyorlardı. Cidden amcam ölmüştü ve ilk bana haber veriyorlardı. Çok duygulandım. Hayatımda ilk kez bir konuda ilk akla gelen isim oluyordum. Peki, dedim, teşekkür ederim. Gururum okşandı. Bunu hiç unutmayacağım. Ayrıca hepimizin başı sağ olsun. Ölenle ölünmez. Allah geride kalanlara sabır filan. Ben müsaadenizle gidip biraz ağlayayım.
İyi geceler.
Telefonu kapattım.

Çıplak ve Yalnız son sayfasına dek elinizden bırakamayacağınız sarsıcı bir roman.

www.dr.com.tr


Tanıtımında söylendiği kadar sarsıcı bir roman değildi.Konusu da kurgusu da hoşuma gitmese de elimden bırakamadım. Neden bilmem , okudukça okuyasım geldi , hani bazen koparsınız ya konudan yok, tekrarlar olmasına rağmen, sonra düşününce saçma bulmama rağmen kopamadan okudum.

Dediğim gibi, kurgudan hoşlanmadım , ancak yazarın kelime oyunları beni sanırım kitaba bağladı.

Okudum ,  okuduklarım aklımda yer etti, karakterleri ile tanışmış gibi oldum, hem sevmedim hem de nasıl bu kadar yer etti be de  bilemedim :)


9 Ocak 2014 Perşembe

Hakan GÜNDAY - Daha



Daha

Siz bu cümleyi okurken, bir yerlerde insanlar, ülkelerindeki savaş, açlık ve yoksulluktan kaçmak için sonu zifiri bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor. Ancak bu hikâye o kaçak göçmenlerle değil, onları kaçıranlardan biriyle ilgili. Adı Gazâ. Babası bir insan kaçakçısı, Gazâ da onun çırağı. Henüz 9 yaşında. Yani, hayata ve insana dair, öğrenmemesi gereken ne varsa, hepsini öğrenecek yaşta.

"Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiyedir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar hesapları demekmiş. 1.565 km uzunluğunda koca bir Boğaz Köprüsü anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçen dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğuda, ayakkabılı olanı Batıda ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de, kaçak denilen insanlar… Elimizden geleni yapıyorduk... Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya… Sınırdan sınıra ticaret… Duvardan duvara…"
(Tanıtım Bülteninden) www.dr.com.tr 

Hakan Günday ile " AZ" da tanıştık. Ben beğenilerimi dile getirdiğimde arkadaşlarım diğer kitaplarını önerdiler. Derken  "Daha"  geldi.Az'ı okuyanlar bilirler bıraktığı etkiyi.Daha'sı mı olacak diye düşüncelerle başladım okumaya..

Gaza , hayatı tam da hayat okulunda öğreniyor. Esneklik yok onun hayatında tamtamına gerçekler var. Konusu tanıtımlarda çokça anlatıldı.Ben de okuduğum an sıcağı sıcağına yazamadım, aslında yazmak istediklerim vardı not almıştım.Şimdi de  tam ifade edemem korkusu ile yazmayacağım.

Son olarak diyebileceğim şu, Daha 'sı varmış evet .Hakan Günday bu kitapta yazdıkları ile insan denen  varlığın  hissedebilecekleri , yaşanmışlıkları ve doğası gereği olabilecek bencilliklerini ,bu bencilliğin insana yaptırabileceklerini  tokat gibi vuruyor yüzümüze.Ben öyle hissettim.Bir tokat yedim, kendime gelmeye çabalıyorum :)

keyifli okumalar herkese..

16 Aralık 2013 Pazartesi

Yekta KOPAN - Aile Çay Bahçesi




Aile Çay Bahçesi 

Müzeyyen. Annesinin kuzusu. Babaannesinin biriciği. Babasının... Sa-hi ben babamın neyiydim? Bütün bu hikâyenin içinde benim rolüm neydi, diye düşündüm hep. Benim repliklerimi kim yazmıştı, mizansenlerimi kim belirlemişti? Sahneye hangi taraftan gireceğime, uslu kızı oynarken neler giyeceğime, içimdeki kötülüğü kusmaya başladığımda nelerden soyunacağıma kim karar vermişti? Okuduğum bütün kitaplarda beni bana anlatacak bir karakter arardım. Dinlediğim radyo oyunlarından, izlediğim filmlerden bir cümlecik çalmaya çalışırdım. Saatçi Nejat Bey ile ev hanımı Meral Hanımın kızı Müzeyyeni bana anlatabilecek bir cümle.

Yekta Kopanın yeni romanı Aile Çay Bahçesinin, çoğu kadının kendinden izler bulacağı unutulmaz bir kahramanı var: Müzeyyen... Aile yaşamının gizli şiddetine başkaldıran, kardeşinin doğumuyla kendi varlığının silinmeye başladığını hisseden bir kadın... Kopanın romanı, güçlü, okuru kıskaca alan bir anlatımla sarsıcı bir finale uzanıyor.

(D&R  Tanıtım Bülteninden)


Tanıtımında yer verildiği gibi ben de kendimden çok şey yakaladım romanda.Benden bir yaş küçük hem de şirin mi şirin bir kızkardeş ile büyüdüm ben ;) becerikliliği de cabası benim sakarlıklarımın yanında :)

Müzeyyen gibi dağılmadım elbette ;) Ama bu benim hayat hikayem değil :) Yakta Kopan güzel kurgulamış, iyi bir son , okuyucuyu merakla huzursuzluk sınırında bırakmış.. Hoşuma gitmeyen yan Müzeyyen'İn babasının dileğini yerine getirdiği andı. Ancak o Müzeyyen'di, bu romanın olması gerektiği gibi davranan baş kahramanı, yazar onu istediği biçime sokmuş, çok başarılı buldum ;)

12 Aralık 2013 Perşembe

Demet ALTINYELEKLİOĞLU-Pargalı ve Hatice

Pargalı ve Hatice

Gölgesinden doğan bir prenses ve hırsında boğulan bir sadrazam.
Kader, onları biraraya getirecekti.

Biri, öfkesi kılıçtan keskin, gazabı bin ölüme bedel bir babanın, Yavuz Sultan Selimin biricik kızı. Geleceğin padişahı Süleymanın kız kardeşi. Hatice Sultan. Diğeri, büyük hayalleri olan bir köle. Pargalı İbrahim. Hayat onları büyük acılarla, öfkelerle biledi. Yüreklerinde aşk yerine kin ateşleri yaktı. Hatice, örselenmiş genç kızlığının ve yitirilmiş, gizli bir tutkunun ruhunda yarattığı enkazın altında ayakta durmaya çalışıyordu. Pargalı, sınır tanımayan hayallerinin ve içinde sakladığı korkunç sırrın mayaladığı intikam duygusuyla mucize arıyordu. Ve bir gün yolları kesişti. Herkes, içlerini yakan ateşin söneceğini, fırtınaların dineceğini sandı. Oysa kalplerinde küllenen ateş, Osmanlının tarihini değiştirecekti.

www.d&r.com.tr

Demet Altınyeleklioğlu  'nun Osmanlı hanedanlığı ile ilgili kitaplarını okumuş beğenmiştim.Pargalı ve Hatice konunun meraklısına yazılmış.Ancak çok uzun geldi bana, tekrarlar var ,daha kısa ve öz olsa daha zevkli olabilirdi.Okumasanız da birşey kaybetmezsiniz.

7 Kasım 2013 Perşembe

Ahmet ÜMİT - Beyoğlu'nun En Güzel Abisi






Kitabın Tanıtımı D&R 'dan ; 


Beyoğlunun En Güzel Abisi


Yılbaşı gecesi işlenen bir cinayet... Tarlabaşının arka sokaklarında bulunan bir erkek cesedi. Öldürülmüş erkeklerin en yakışıklısı, belki de en kötüsü. Karanlık sırların ortaya çıkardığı utanç verici bir gerçek. Gururlarının kurbanı olmuş erkekler, onların hayatlarını yaşamak zorunda olan kadınlar. Bu cinayetler yatağında, bu kötülükler bahçesinde, bu insan eti satılan can pazarında masumiyetini korumaya çalışan bir adam. Bir zamanlar İstanbulun en gözde yeri olan Beyoğlunun hazin hikâyesi.

Karanlık... Soğuk havayla iyice ağırlaşan bir karanlık. Uzaklardan şarkılar geliyor kulağına, neşeli kadın çığlıkları, ayarını yitirmiş sarhoş naraları, biri küfrediyor belki ana avrat, belki ağlıyor biri hıçkıra hıçkıra, belki biri sessizce ölüyor bu gürültünün, bu hengâmenin ortasında. Umurunda değil. Hepsinden sıyrılmış, sadece öfke...

Nereye gittiğini bilmeden yürüyor, nefret tarafından kuşatılmış olarak. Kıskançlık denen o canavar, çelikten pençesine almış yüreğini, habire sıkıyor. "Kadınlar," diyor bir ses zihninin derinliklerinden... "Kadınlar, onlarla oynayamazsın... Oynadığını zannedersin ama bir de bakmışsın, asıl oyuncak sen olmuşsun." Hayatına giren kadınların yüzleri beliriyor sokağın zemininde. Birer birer düşüyor görüntüleri ayaklarının dibine. Hepsinin boynu bükük, hepsinin gözlerinde keder. Hepsi üzgün... Aldırmıyor, bir su birikintisiymiş gibi basıp geçiyor üzerlerinden ama yeniden düşüyor görüntüler zemine. "Kadınlar," diyor o ses yine, "Kadınlardan asla kurtulamazsın, hayaletleri hayatın boyunca seni takip eder."
(Tanıtım Bülteninden)


Yorumum ;)

twitter sayesinde haberim oldu Ahmet Ümit 'in yeni kitabı raflarda yerini alacak dendi.Hissettiğim heyecan ve sevinç yerini sabırsızlığa bırakıyordu ki, kitap elime ulaştı :) Polisiye ve gerilim okumayı çok seviyorum.Ahmet Ümit'in kalemindense eğer bal damlıyor kelimelerden bal ..
Bir solukta okudum , çok sevdim.Yüksek temposu hiç düşmedi, konu tanıtımında okuduğunuz gibi, anlatım Gezi olaylarına da yer veriyor, her  açıdan bakmamızı sağlıyor.
Başkomiser Nevzat, Evignia , komiser Ali ve Zeynep yine bizlerleydi bu kitapta. Ayrıca Selim İleri ve benim çok hoşuma giden bir sürpriz yazar da var.. O'nu yer aldığı  her satırda gülümsememi tutamadım :)
Bu romanda herşey gerçek, sokak çocuklarının durumu da, kabadayıların ,mafyaların ve hatta polis teşkilatının durumu da..Bu anlamda Ahmet Ümit için çok iyi bir gözlemci diyebiliriz.
Son sözüm alınmalı derhal okunmalıdır ;)