30 Nisan 2012 Pazartesi

Ahmet ÜMİT - Sultanı Öldürmek



Kitap Tanıtımı :


"Biri, sizi cinayet işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi bizzat kendinizseniz, ne yaparsınız?"

Ahmet Ümit'in Nisan ayında yayınlanacak romanı Sultanı Öldürmek bu satırlarla başlıyor. Yıllardır aynı kadını bekleyen bir tarihçinin hikâyesi bu. Şahane bir aşk için harcanmış bir ömrün hikâyesi...

Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin'in başından geçen dört günlük tuhaf bir serüven. Sapında Fatih Sultan Mehmed'in tuğrası bulunan mektup açacağıyla öldürülmüş bir tarih profesörü... Bir aşk cinayeti mi? Yoksa kökleri "Ulu Hakan"ın şüpheli ölümüne uzanan bir entrika mı? Osmanlı devletinin bir imparatorluğa dönüştüğü o zaferler ve ihanetlerle dolu günlere yapılan sıradışı bir yolculuk. Ve bu heyecan verici yolculuk boyunca kulaklardan eksik olmayan o kadim soru: Tarih, geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mı? "...Ve Sultan Mehmed Han. Mehmed Han oğlu Murad Han oğlu Fatih Sultan Mehmed Han. İki karanın ve iki denizin hâkimi. Allah'ın yeryüzündeki gölgesi. Kostantiniyye'yi zapt eden padişah. Roma İmparatorluğu'nun doğal varisi, farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı ırklardan yepyeni bir millet yaratma aşkıyla yanıp tutuşan kudretli hükümdar. Uçsuz bucaksız ovalarda at koşturan ordular. Kılıç sesleri, savaş naraları, korku çığlıkları. Ardı ardına düşen şehirler, ardı ardına yıkılan devletler, ardı ardına el değiştiren kaleler. Kırk dokuz yaşında dünyaya nam salmış bir hükümdar. Ve değişmez kader. Akşama kavuşan gün. Ecel şerbetini içen insan. Ve Fatih Sultan Mehmed'in şüpheli ölümü. Ve onun iki şehzadesi. İkiye bölünen saray, ikiye bölünen devlet, hiçbir şeyden haberi olmayan bir halk. Ve iki şehzadenin kanlı boğazlaşması sürerken saray odasında unutulan Fatih Sultan Mehmed Han'ın cansız bedeni..." Ahmet Ümit, kusursuz bir kurguyla ele aldığı bu cinayet-aşk-tarih örgüsünde edebiyat okurlarının gözündeki ayrıcalıklı yerini bir kez daha sağlamlaştırıyor.


Tanıtımını gördüğüm, yayın tarihini öğrendiğim andan itibaren heyecanlanmış bir an önce okumalıyım demiştim.Kitap Fuarından coşku ile aldım ve hemen okumaya başladım.Bazı kitapların arka kapaklarını okumamak gerektiğine olan inancım bu kitapta da pekişti.Okuduklarımdan  "baba katilliği" ile ilgili olayın Fatih Sultan Mehmet'in ölümü ile ilgili olduğu kanısı yerleşiyor ki açıkça yazıyor bunu.Ancak kitabın ilerleyen sayfalarında hatta sonuç kısmına kadar herkes II.Murad'ın yani Fatih'in babasının öldürülmesine odaklanıyor.Kurgu müthiş ! ama arka kapağı okuyan okurlar için bazı şeyler sürpriz olmaktan çıkıyor.
Polisiye, psikoloji,tarih harmanlanmış bu kitapta.İlk başladığımda Ahmet Ümit gerçekten çok iyi yazmış edebi bir tatlılık var cümlelerinde ,tasvirlerinde demiştim yakınımdakilere.. Tüm kitap için bu geçerli, yalnız  bir ara  tarih gezisi yapıldığı kısımlarda sıkıldım, yani bir ilerleme olmadı..Final de güzeldi,  hep  ummadığımız bir olay vardır ya cinayetlerin ardında tam da böyle olmuş.Nevzat Komserim Ali ve Zeynep de  bizlere konuk oluyorlar , keşke daha çok  katılımları olabilseydi, bir eleştirim de  yıllarca  eski sevgilisini saplantılı şekilde seven ve bekleyen birinin yaşadığı yas daha farklı olmalıydı diyorum .

Sonuç olarak ; iyi ki okumuşum , pişman olmadım, Ahmet Ümit'in diğer okumadığım kitaplarını da okumak istiyorum hemen :) İstanbul Hatırası, Ninetta'nın Bileziği ve Bab-ı Esrar 'ı okumuş çok beğenmiştim yine ;)


25 Nisan 2012 Çarşamba

Jose SARAMAGO - Görmek





Arka Kapak


Adı belirsiz bir ülkenin başkentinde seçim günü bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlayınca kimse oy atmaya gitmez. Öğleden sonra yağmur durunca, saat tam dörtte, seçmenler sanki emir almışçasına sandıkların başına koşarlar. Ama sandıklar açıldığında, kullanılan oyların yüzde 83'ünün boş olduğu ortaya çıkar. Bunun bozguncu bir grubun, dahası uluslararası bir anarşist örgütün işi olduğunu düşünen hükümet olağanüstü hal ilan eder. Yıllar önce kenti saran "körlük salgını"ndan kurtulan tek kişinin bu olayla bağlantılı olduğundan kuşkulanılır. "Beyaz veba"nın öteki kentlere de yayılmasını önlemek için başkent abluka altına alınır, bir polis komiseri "suçlular"ı bulmakla görevlendirilir.

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi José Saramago'nun Körlük'ten sonra kaleme aldığı Görmek, demokrasinin kırılganlığı ve hükümetlerce saptırılması üstüne şaşırtıcı bir taşlama. Günümüz edebiyatının üslup ustasından derin bir çağ eleştirisi.

Körlük kitabını bitirir bitirmez Görmek adlı kitabı okumak istedim.Onun kurgusu da hayli ilginç..İlki kadar akıcı bulmasam da toplum ve yönetenlere çok büyük göndermeler var, keyifli okumalar dilerim.

Jose SARAMAGO- Körlük



Arka Kapak

'Körlük', 1998 yılı 'Nobel Edebiyat Ödülü' sahibi Portekizli yazar Jose Saramago'nun son yıllarda yazdığı en etkileyici kitap. Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşiyor. Körlüğü, başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün kente yayılır; öldürücü olmasa da tüm ahlâki değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Ayakta kalabilenler ancak güçlü olanlardır. Koca kentte körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Portekiz'in yaşayan en önemli yazarı olan Jose Saramago, bu çarpıcı romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, basit imgelere, sıradan sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun bir anlatımla, anlatıcının ve kahramanların konuşmalarını ortaklaşa bir monologa dönüştürerek, kurgunun evrenselleşebilmesi açısından kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı olağanüstü bir ustalıkla yaratmıştır. Çağdaş dünya edebiyatının bu ünlü adının öteki yapıtlarını da yakında Can Yayınları arasında bulacaksınız.

Kitabı okuyalı epey zaman geçti , ama hatırlatmak ve okumayanları bilgilendirmek amaçlı paylaşmak istedim.Kitabın arka kapak anlatımı oldukça açıklayıcı.İnsani değerlerin nasıl olup yitirildiği , olağanüstü bir durumda yaşamak ,hayatta kalmak savaşı gözler önüne seriliyor.Devletin insanları korumak adına , salgına yakalananlara yaptıkları ve sonucunda çıkan isyanlar, kargaşa ,tecavüz vakaları.. Açlık ve hissizlik ..
Yine Körlük adında çekilmiş bir filmi de bulunuyor.


17 Nisan 2012 Salı

J.D SALINGER -Çavdar Tarlasında Çocuklar


J.D SALINGER 

Çavdar Tarlasında Çocuklar
"Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlater'ı ve Ackley'i bile, sözgelimi. Sanırım o lanet Maurice'i bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra." Çavdar Tarlasında Çocuklar", Salinger'ın tek romanı. Ergenlik çağının içinde, yetişkin dünyanın düzenine karşı isyankar bir çocuğun, bir Noel öncesi başına gelenler... Bu sürecin bir psikiyatri kliniğinde noktalanışı. Holden Caulfield'in masumiyet arayışının iç burkucu romanı. Belki de Salinger'ın. 993'te Franny ve Zoey ile Dokuz Öykü adlı kitaplarını yayımladığımız Salinger, 1963'ten buyana yeni bir yapıt yayımlamamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor." 

Kitaba başladığımda giriş kısmını çekici bulmadım ve okumanın zor olacağını düşündüm.Neydi öyle sürekli " filan " kelimesi kullanılıyordu konudan konuya geçiyordu . Filan :) Ama sonrasında elimden bırakamadım.Bu geçişler , filan 'lar abartılar hoşuma gitmeye başladı.Yaşlı birini anlatırken herhalde binbeşyüz yaşındaydı, zamanı değerliyken milyon yıl bekledim  demesi çocukça ve eğlenceliydi.
Holden  ergenlik çağında okuduğu okuldan atılmış  büyüklerin sahtekar dünyasına uyum sağlamayı reddeden , hayat oyununu kurallarına göre oynamayan bir ayrık otu.Psikiyatri kliniğine yatıp tedavi olması sürecinde o ne yapıyor ? İnsanlardan uzaklaşıp tenha bir kulübede yaşamak istiyor.Paraya , şan şöhrete,fiyakaya ,aşırılıklara,sahteciliğe, çocuklara yapılan haksızlıklara tahammülü yok .
Zaten değer vermediğini lanet para, lanet film v.b ifadelerle yansıtıyor bizlere.
Kardeşinin ölümü hayatında büyük yer tutuyor,kızkardeşi  Phoebe onun için çok değerli..Onunla bir konuşmasında ; 

"Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, oonları yakalıyorum.. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim."

diyor Holden. Küçüklerin dünyasında büyük düşünen bir yalnız adam .
Haksızlığı sevmiyor, küçük düşürücü hareketlere tahammülü yok, kardeşinin okulunda duvarlara yazılan " seni...." yazısı onu oldukça rahatsız ediyor mesela.. 
Eve dönmek istemediği bir akşam genç bir öğretmenine gidiyor.Tacize uğruyor oradan ayrılıyor.İçiniz acıyor onu okurken, sonra imkanı olduğu  halde ilk kez ilişkide bulunacağı  kızın tipine , haline gıcık oluyor ve onu kibarca  geri çeviriyor.
Ağabeyi Hollywood'da film senaryoları yazıyor.Holden onu anlayamıyor , bu kadar iyi yazıyorken o sektörde olmasına kızıyor.Holden kendisi de iyi bir okur ve tek geçtiği ders İngilizce .

Şakalaşmayı seviyor, yeni tanıştığı insanlara  yalan yanlış kurgularda  geliştiği gibi anlatıyor kendisini bundan zevk alıyor.
Kendisinden başka kimseye zarar vermiyor ama geleceği ile ilgili büyükleri de pek dinlemiyor.

Sonuca gelirsek ; kesinlikle okunmalı bu kitap.Konusu,  yazarın muhteşem anlatımı ve yarattığı kahramanları ile okuma ziyafeti için  okunmalı.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Masumiyet Müzesi Kapılarını Açıyor

Masumiyet Müzesi  çıkmış dediler.Orhan Pamuk'un beklenen kitabı, hemen aldım , hızla okudum , çok sevdim.Füsun'la Kemal'in aşklarına tanık oldum diğer okurlarla birlikte.Bu aşkın diğer tanığı yazarın topladığı bu müzede yer alacak eşyalardı.Kitapta bir müze biletimiz hazırdı.
Ve şimdi müze açılıyor , umarım bir gün yolum düşer ve ziyaret edebilirim.



Müze, tarihte bir romandan esinlenerek hayata geçirilen ilk müze olma özelliğini taşıyor.
Orhan Pamuk “Masumiyet Müzesi” isimli romanında, Kemal’in sevgilisi Füsun’un eşyalarını nasıl topladığını ve onları müzeye hangi mantıkla yerleştirdiğini anlatıyor. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’daki gündelik hayatı temsil eden bu eşyalar, müzede özenle düzenlenen kutular ve vitrinlerde sergileniyor. On beş yıl boyunca romanı ve müzeyi birlikte düşündüğünü belirten Orhan Pamuk, ziyaretçilerin romanı okumamış olsalar bile müzeden zevk alacaklarını ve müzenin kendi başına bir hikâye anlattığını söylüyor.
“Masumiyet Müzesi” Çukurcuma Caddesi üzerinde 1897 yapımı tarihi bir binada yer alıyor. Ahşap merdivenlerle birbirine bağlanan üç katı vitrinler ve yerleştirmelerle donatılan müze, ziyaretçilerini 1950-2000 yılları arasına dair İstanbul hayatının pek çok unutulmuş ayrıntısıyla buluşturacak. Romanın seksen üç bölümünü temsil eden seksen üç kutuda sergilenen sinema biletlerinden kibritlere, likör şişelerinden kapı kulplarına, minik biblolardan fotoğraflara uzanan, binlerce eşyadan oluşan bir koleksiyonun yanısıra müzede eski İstanbul filmlerinden yaratılan bir seçki de sunuluyor.
Kemal ile Füsun’un aşk hikâyesinin “görselleştiği” mekân
Masumiyet Müzesi’nde çatıya kadar yükselen merdiven boşluğundan aşağıya süzülen ışık, romanın başkahramanları Kemal ile Füsun’un aşk hikâyesi ve bu aşka tanıklık eden eşya ve mekânları aydınlatarak, müze ziyaretçilerine romanı elle tutulur, gözle görülür hale getiriyor.
Müzede ziyaretçileri, romanın kahramanı Füsun’un içtiği 4.213 sigaranın etkileyici yerleştirmesi karşılıyor. Her çıkılan kat ziyaretçileri romanın ve o dönemin yaşamının içine alıyor. Çatı katında ise romandaki gibi, Kemal’in hayatının son yıllarını geçirdiği oda, romanın el yazma müsvettesi, Pamuk’un müze için yaptığı çizim ve tasarılar bulunuyor.
Başından beri, müzenin gelişiminin her aşamasına katılan Orhan Pamuk, müzenin ilk eşyalarını, daha romanı yazmaya başlamadan önce toplamaya başladığını, romanı bu eşyalara bakarak yazdığını belirtiyor.
Roman tamamlandığında Pamuk’un evini ve yazıhanesini dolduran binlerce eşyaya, müzenin yapımı sırasında dört yıl boyunca başka pek çok eşya ve sanat eseri, video filmler, fotoğraflar ve İstanbul’un geçmişini hatırlatan ses yerleştirmeleri de eklendi.  Pamuk, “Masumiyet Müzesi” çalışmalarını Türk mimarlar İhsan Bilgin, Cem Yücel ve Alman mimar Gregor Sunder Plassmann ile gerçekleştirdi.
Müzeyi ziyaret etmek isteyenler için:
“Masumiyet Müzesi” 28 Nisan Cumartesi gününden itibaren Salı - Pazar saat 10.00 – 18.00 saatleri arasında, Cuma günleri ise saat 20.00’ye kadar ziyarete açık olacak. Ziyaret saatleri içerisinde müzeye gelen konuklar ilgi çekici ürünlerin yer aldığı müze dükkânından kitaplar, müzedeki sanat eserlerini gösteren posterler, kartpostallar ve müze için özel olarak üretilen hediyelik eşyaları edinebilecekler.
Adres:
Firuzağa Mahallesi, Çukurcuma Caddesi No: 24
34425 Çukurcuma/ İstanbul
Telefon: Müze (Santral): 0212 252 9738
Deniz Aral (Müze Müdürü): 0532 571 7857
Ayrıntılı bilgi için Nagihan Akdaş - Grup 7 İletişim
0212 292 1313 - 0535 411 84 87
Alıntıdır. Milliyet.com.tr'den.

14 Nisan 2012 Cumartesi

İzmir Kitap Fuarı

İzmir Kitap fuarındaydık . Ben sabahtan İrem'i kursa bırakıp fuara geçtim.Eşim ve kızım daha sonra bana katıldılar.Çok güzel bir gündü.Kitap kokusu, kitap dolu muhabbetler harikaydı.
Sevgili  Doğan Hızlan bir standı ziyarette iken beni kırmadı.Hoşgeldiniz dedim, tanıştık ,ölümsüzleştirdik bir fotoğraf ile bu anı..
Umarım bana da el geçmiştir onun kadar iyi bir okur olabilirim :)
Bolca kitapla döndüm eve.
Günün özeti resimlerde ;)
Yağmur bana eşlik etti

girişteyiz

fuarın ilk dakikaları herşey hazır


İrem 'le geziyoruz


Sevgili Doğan Hızlan beni kırmadı


bugünün güzelliği




kitaplarım ve ben


resimde gizlenen kim ?

güzel kızımın kitapları

12 Nisan 2012 Perşembe

yeni bir MİM

Sevgili  Eren  MiM'lemiş , çok da zevkli bir mim oldu benim için :) teşekkürler :) işte sorular ve cevapları:
1.Yemek olsam ne yemeği olurdum?
Zahmetli bir yemek olurdum kesin.Yaprak sarması ..Yapması uzun sürer ama yemesi bir an'dır.Benimle yeni tanışanlar söyler, seni uzaktan soğuk bilirdik, ama tanıyınca hemen ısınırlar.


2. Müzik aleti olsam ne olurdum?
Kanun olurdum ben :) tüm aletler ara verir taksim geçmemi bekler herkes de beni dinlerdi , nedense  özel olma hissi çıktı bunun da altından :)


3. Araba olsam hangisi olurdum?
böyle birşey olurdum ..


4.Aylardan hangisi olurdum?
Mayıs ayında doğmuşum , güller yeni açıyormuş ,ben de ismimi veren mayıs ayı olurdum.


5.Ayakkabı olsam hangisi olurdum?
benden rahat anne ayakkabısı olur :)


6.Kıyafet olsam hangisi olurdum?
Gece mavisi bir elbise ,savrulur giderim böyle :)




7.Renk olsam hangisi olurdum?
illa ki MAVİ 


8.Hayvan olsam hangisi olurdum?
Böyle anaç bir geyik olur süzülürdüm :)


9. Şu anda okuduğum kitabın 137. sayfasında ne var?
Çavdar Tarlasında Çocuklar adlı kitabı okuyorum .137.sayfasında Holden ve Luce diyalogları var ,son paragrafta :"Bu entellektüel heriflerin derdi de bu zaten .Eğer canları istemiyorsa ,ciddi olarak hiçbirşey tartışmak istemezler." diyor.Luce kim bilmiyorum henüz o kısma gelmedim ama kitabı çok sevdim :)




evet hepsi bu kadar ben çok eğlendim teşekkürler Eren :)


şimdi mimleyeceğim arkadaşları yazıyorum , cevaplamaktan hoşlanıyorlarsa elbet ; 


Kitap Cumhuriyetim
Deeptone
Esin'cim
Uçamayan Cadı
ve Gülşah


mimlendiniz :) 

11 Nisan 2012 Çarşamba

Kitaplaşalım mı Etkinliği Duyuru

Sevgili kitapseverler bir duyurumuz var.Kitaplaşalım mı Etkinliğinin 2.si 'ni sevgili Maya gerçekleştiriyor.
Ben katıldım bile :)

Sadık YEMNİ -Muska-Yatır - Öte Yer


Sadık YEMNİ kimdir ;

Sadık Yemni anlatılmaz , yaşanır :) Kendisi ile ilgili çok şey var bu linkten inceleyebilirsiniz, ben buraya taşırsam okunmaz belki uzunca ama keyifli bir özyaşam öyküsü .

Kendisi ile 2009 yılı İzmir Kitap Fuarında tanıştım . Muska ile de tanışıklığım o fuarda oldu.

Keyifle okudum Sarp Sapmaz maceralarını.

Eğer hala Sadık Yemni ile tanışmadıysanız ben buna vesile olmak isterim :)



Muska - Everest Yayınları (2007)
Türü: 
Polisiye, fantezi, korku, gerilim,mistisizm ve bilim. 310 sayfa 
İzmir’in bir roman başkişisi olarak en eğlenceli maceraları yaşadığı kitaplar, hiç kuşku yok ki, Sadık Yemni’nin haşarı delikanlısı Sarp’ın öykülerinin dile geldiği kitaplar. Bu dizinin ilk kitabı olan Muska’da Sarp altmışlı yılların İzmir’inde, bu dünyanın ve diğer dünyanın birbiriyle rastlaştığı o ince çizgideki serüvenleriyle okurun karşısında. Gizemli gerçekler, büyücü yaşlı kadınlar ve Levanten kimliğinin son demlerini yaşayan İzmir…ve delifişek, kimya meraklısı bir delikanlı olan Sarp. Günümüz Türk edebiyatında örneğine çok sık rastlamadığımız büyülü, cinli, perili öyküler, Sadık Yemni’nin elinde tadına doyulmaz bir okuma şölenine dönüşüyor.




Yatır - Everest yayınları (2005)

Türü: Polisiye, bilimkurgu, fantezi, korku, gerilim, 'action', mistisizm ve 
bilim.607 sayfa
“Kimyacı ve medyum Sarp Sapmaz'ın gençlik maceraları. Sadık Yemni'nin son 
kitabı "Yatır", 
 yeni bir Sarp Sapmaz macerası. Kimya tutkusunu ve medyumluk yeteneğini 
 esrarengiz olayları 
çözmekte kullanan Sarp, 1968 yılında geçen bu hikayede henüz 17 yaşında 
bir delikanlı.
Ancak karşılaştığı sorunlar her zamanki gibi başından büyük... Yazarın 1996 

yılında yayımlanan
 "Muska" adlı kitabının devamı ve İzmir üçlemesinin de ikinci halkası olan 
"Yatır"da, Yemni 
hepimizin yakından bildiği bir halk hurafesinden yola çıkmış. Roman İzmir 
Alsancak'ta bir ev 
ve o evin bodrumundaki taşlar üzerine kurulu.
sas kurgu 7000 yıl öncesine dayanmakta. 1800’den itibaren evi satın alan 

 ailenin erkekleri
 lanetleniyor ve 21 yıllık aralıklarla ya ölüyor ya da ortadan kayboluyorlar. 
Kitaba 1925’de 
kehanetin niteliğini duymakla başlıyoruz. 1926’da Kılarınopules ailesinin 
genç ferdi ressam 
kehanete karşı çıkar ve garip bir şekilde kaybolur.








Öte Yer - Everest yayınları(2005)

Türü: Polisiye, bilimkurgu, fantezi, korku, gerilim, 'action', mistisizm ve bilim. 375 sayfa

14 Temmuz 1969. Washington. Eski bir CIA ajanı olan Dean Palmer Pentagona çağırılır. Çok garip bir olay meydana gelmiştir. Aya iki yıl önce inen ve kullanma süresi çoktan geçmiş bir sonda aracından mesaj gelmiştir. Mesaj “Is everything OK D-Boy?”dur. D-Boy bay Palmer’ın takma adıdır. Amerikan gizli servisi ordunun elindeki en gelişmiş bilgisayarı önce Paris’teki Amerikan konsolosluğuna, sonra da İzmir’deki Amerikan konsolosluğuna ve en nihayet İnciraltı adlı küçük bir tatil beldesine telefon etmekte kullanan şakacı ve süper teknoloji sahibi yaratığın peşindedir. Bay Palmer İzmir’e yollanır. Görevi mesaj sahibini bulmak ve Amerika için çalışmaya ikna etmektir. Bu arada İnciraltı’da ki belediye mensuplarına ait kampta hayat bir rehavet içinde sürmektedir. Bu rehaveti zorlayan çeşitli noktalar mevcuttur haliyle. Sermet adlı bir plaj müdürü sinsi bir planla soygun yapma peşindedir.


 Kampın en yetkili şahsı başhekim, karısı beyin kanamasından ansızın ölünce kadını evinin 
yanındaki inşaat çukuruna gömmüştür. On beş yaşındaki bir genç kıza musallat olan kötücül 
 bir ruh da işe tuz biber katmaktadır.

Yatır ve Muska’dan tanıdığımız kahramanımız Sarp Sapmaz da babasının belediyeci olması
 hasebiyle orada bulunmaktadır.

Bir de Ay’daki bozuk bir sondayı telefon işinde kullanan şakacı kimse vardır. Dünyalı 
değildir. Sarp Sapmaz’la ilişkiye geçerek ondan kozmik bir reaksiyonda rol olmasını 
rica eder. Bunun için birkaç test yaparlar. Sarp, Öte Yer denen dünyadan türemiş 
bir gerçekliği deneyimler.

Amerikalılar İnciraltı’nda telefoncuyu avlamak için bay Palmer’ın bilgisi dışında insan ve 
malzeme yığmışlardır. Bay Palmer oyuna getirildiğini, işi bitince tasfiye edileceğini anlayınca 
Sarp Sapmaz’la işbirliği yapar. Çeşitli disiplinlerin iç içeliği öyküye renkli bir süreklilik ve
 heyecan verici bir ruh katar.
Bu arada Sermet eylemine başlar. İlk işi bir cinayettir. Kötücül ruh elinde tuttuğu genç 
kızı salmamak için direnmektedir. İşe bir de CIA katılınca taşlar iyice yerinden oynar.
Beklenmedik bir son karnaval şenliği gibi öyküyü eğlenceye boyar.


10 Nisan 2012 Salı

Ayşe KULİN ve kitapları

Ayşe Kulin 'in kitaplarını okumayı çok severim.Dilini, akıcılığını olayları yaşıyor gibi oluşumu..
Özellikle çok iyi bir biyografi yazarı olduğunu düşünüyorum.Yazdıklarının pek çok kısmı televizyon dizisi olarak da çekildi.
Ayşe Kulin ve kitaplarını tanıtmak isterim.Şimdi farkettim ki birkaç tanesini okumamışım ..Tespit etmem iyi oldu. 


Ayşe Kulin kimdir ;


Kaleme aldığı biyografik eserleri ve romanlarıyla çok okunan yazarlardan biri olmuş ve birçok ödül kazanmıştır. Üslubundaki akıcılık ve yalınlıkla büyük övgü alan yazarın öykü ve kitapları senaryolaştırılıp beyazperdeye aktarılmıştır.

Arnavutköy Amerikan Kız Koleji Edebiyat bölümünü bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı. Uzun yıllar televizyon, reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev yaptı.

Öykülerden oluşan ilk kitabı Güneşe Dön Yüzünü 1984 yılında yayınlandı. Bu kitaptaki Gülizar adlı öyküyü, Kırık Bebek adıyla senaryolaştırdı ve bu filmi 1986 yılındaKültür Bakanlığı Ödülü'nü kazandı.

1986'da sahne yapımcılığını ve sanat yönetmenliğini üstlendiği Ayaşlı ve Kiracıları adlı dizideki çalışmasıyla Tiyatro Yazarları Derneği'nin En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü'ni kazandı.

1996 yılında Münir Nureddin Selçuk'un yaşam öyküsünün anlatıldığı Bir Tatlı Huzur adlı kitabı yayınlandı. Aynı yıl, Foto Sabah Resimleri adlı öyküsü Haldun Taner Öykü Ödülü'nü, bir yıl sonra aynı adı taşıyan kitabı Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazandı.

1997'de yayınlanan ve Aylin Devrimel'in hayatını konu alan Adı: Aylin adlı kitabı ile, İstanbul İletişim Fakültesi tarafından yılın yazarı seçildi. Bu kitap yazarın çok geniş kitleler tarafından tanınmasını sağladı.

1998 yılında Geniş Zamanlar adlı öykü kitabı, 1999'da Iletişim Fakültesi tarafından yılın romanı seçilmiş olan Sevdalinka ve 2000'de yine bir biyografik roman olan veFüreya Koral'ın hayatını aktardığı Füreya yayınlandı.

2001 yılında yayınlanan Köprü isimli romanı ile Doğu illerimizde yaşanan dramın kökenleri ve Cumhuriyet tarihi içindeki nedenlerini ele aldı. Bu romanı, 2006 ve 2008 yılları arasında Star TV'de aynı isimle dizi olarak yayınlandı.

Ayşe Kulin 2002 yılında yayınlanan Nefes Nefese isimli romanı ile ikinci dünya savaşı sırasında yüzlerce Yahudi'yi soykırımda kurtaran Türk diplomatlarının kahramanlıklarını bir aşk öyküsü ile birlikte işliyor.

Geniş Zamanlar adlı öykü kitabı, 2007 yılında Star TV'de aynı adla dizi olarak yayınlandı.

2004 yılında yazdığı Gece Sesleri romanı, aynı adla televizyona uyarlanarak 2008 ve 2009 yılları arasında Show TV'de yayınlandı.

Wikipedia'dan alıntıdır.

Kitapları ; 

Adı Aylin

Adı Aylin 

Aylin Radomisli Cates, 19 Ocak 1995 Perşembe günü, evinin bahçesinde, o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından, kendi arabasının altında ölü bulundu. Üstünde ve etrafta nasıl öldüğüne dair hiçbir iz yoktu. Bir hırsızın saldırısına uğramış değildi. Bir katille boğuşmamıştı. Elbisesi yırtılmamış, tırnakları kırılmamıştı. Çorapları bile kaçmamıştı. Kaptıkaçtı tipi arabası, parke taşı döşeli dümdüz avluda, aklın alamayacağı bir nedenle kayarak, dört parmak yüksekliğindeki seti atlamış, meyil aşağı inmiş, ön tekerlekleri yolda, arka tekerlekleri duvara takılı durmuştu. Aylin, arabanın altına çaprazlamasına girmiş, sırtüstü yatıyordu. Üstünde abiye bir gri döpiyes, yakasında yarım ay biçiminde bir elmas broş, parmağında tek taş yüzük vardı. Otopsi raporuna göre, iki gün önce, Salı gecesi ölmüştü. Türkiye’nin tartışmasız en ünlü kitaplarından biri Adı: Aylin, prenseslikten Amerikan ordusuna uzanan baş döndürücü bir hayatın romanı...

************************************************************************************************************

Sevdalinka

Sevdalinka


Aynı ırktan, kimbilir belki de aynı soydan geliyorlardı. Aynı yaşlarda, aynı boylardaydılar. Aynı kadını sevmişlerdi. Ataları aynı tanrıya ayrı yollardan ulaşmak istedikleri için, biri Boşnak diğeri Hırvat'tı. Bunu kendileri seçmemişlerdi, savaşmayı ve kaderlerini de seçmedikleri gibi. Ve ambulanstaki çocuğu kurtarmanın dışında, beklentileri yoktu yarın için. Yarınlar, kurşun, havan topu ve bombaydı, kandı. Ama her ikisi de farkına bile varmadan 'daha güzel günleri' bekliyorlardı. İnsanlar, değişik inançlarla ve hırslarıyla ne kadar karıştırırlarsa karıştırsınlar, kana, acıya, şiddete bulaştırsınlar, bu muhteşem dünyayı, yaşam bir umuttu sonuçta. Hiç bitmeyen bir umuttu. Dünya tarihinin en acımasız soykırımlarından Bosna'da, bir kadın gazetecinin hayatla hesaplaşması...
************************************************************************************************************

Bir Varmış Bir Yokmuş
Bir Varmış Bir Yokmuş

Bir Varmış Bir Yokmuş’un bir yüzünde gerçek yaşamdan alınmış öyküler, diğer yüzünde ise kurgulanmış öyküler var… Ancak Ayşe Kulin’in kitabın önsözünde belirttiği gibi hayal ile hakikat, kurgu ile gerçek kimileyin öylesine iç içe geçiyor ki…
Bu iç içe geçişi en iyi dile getirecek biçim bu kitabı önlü arkalı, evire çevire okunacak bir kitap olarak tasarlamaktı.Biz de öyle yaptık, bir yanda gerçek öyküler bir yanda kurgular var ama hangisinin gerçek, hangisinin hayal ürünü olduğunu karıştırmak mümkün. Belki hayatın gerçeği de tam bunu anlatmak istiyor bize…
*********************************************************************************

Köprü

Elmas da sargılı kollarını bebeğe uzatmıştı. Canını yakmaktan korkarak usulca bırakmıştı Bayram, oğlunu Elmas’ın kucağına. Şimdi burun burunaydılar Elmas’la Öksüz. Bir dişi hayvanla yavrusu gibi koklaşıyor, burunlarını birbirine sürütüyor, birbirlerinin boynuna gömülüyor ve tuhaf mırıltılar çıkartıyorlardı. Bebenin küçük elleri, Elmas’ın saçlarında, Elmas’ın dudakları bebenin yüzünde dolaşıyordu. Elmas, ne diğer hastaları ziyaret edenlerden ne de Bayram’dan hiç utanmadan, hiç gocunmadan, memesini çıkarıp bebenin ağzına vermişti. Bebek mutlu bir kedi yavrusu gibi guruldayarak şapır şupur emiyordu süt akıtmayan, kuru memeyi. Kadınla çocuk birbirleriyle iç içe geçmiş, tek vücut olmuş gibiydiler.
Köprü… Olağanüstü bir bürokratın, otuz yıl bekledikten sonra kavuşulan bir köprünün ve doğunun töreye teslim olmuş insanların öyküsü. Ayşe Kulin’in kaleminden.
*********************************************************************************
Nefes Nefese 
Tarihi ve güncel gerçekleri kurguyla harmanlamaktaki ustalığı ile bilinen Ayşe Kulin, Nefes Nefese adlı bu romanında okurlarına bir kez daha dünyanın farklı bir yüzünü aktarıyor, İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşanan bir öykü Nefes Nefese. Avrupayı kasıp kavuran ve tarihin en acımasız gerçeklerinden biri olan Nazizmi, dönemin Türk diplomasisinin korumaya özen gösterdiği ince dengeyi ele alırken, bu tarihi planın ön yüzünde de Osmanlı vezirlerinden birinin kızıyla evlendiği Yahudi gencin aşkını ve kaçışını da dile getiriyor.
Son dönemlerde yazılmış, bireylerin tarihi ile insanlığın tarihi arasındaki o kaçınılmaz kesişime ışık tutan en önemli romanlardan biri olan Nefes Nefese, usta bir yazarın başyapıtları arasında yer almaşım da haklı çıkartıyor böylece. Her zamanki sürükleyici anlatımı ve ustalıklı kurgusuyla Ayşe Kulin bir kez daha, okurlarının gösterdiği ilginin nedenini açıklamış oluyor.

*********************************************************************************************
Kardelenler
Yazar Ayşe Kulin, Anadolu’nun uzak köşelerinde yaşayan bu kızların en küçüğünden üniversite öğrencisine kadar bir çoğuyla tek tek görüşerek, zor yaşam koşullarına tanık olarak, onların duygularını, beklenti ve umutlarını sizlere aktarmaya çalıştı.Bu kitap, yazarın izlenimlerinin kısa bir özetidir, sadece.Kimbilir, belki bu ilginç yaşamları öğrencilerin kendi kalemlerinden bire bir okumamız da mümkün olur günün birinde.
*********************************************************************************
Güneşe Dön Yüzünü
Sami Bey’in ruhu bana mısın demiyordu ipil ipil yağan yağmura. Bir Fatih’e iniyor, bir gençliğine gidip Kumkapı sahillerinden karpuz kabuklarının yüzdüğü kristal denize atıyordu kendini, bir Perşembe Pazarı’ndaki hurdacı dükkânına, yeni yeni para kazanmaya başladığı günlere dönüyordu.
Ama en büyük huzuru ilk karısının yanına vardığında duyuyordu. Önünde dilimlenmiş domatesi, kavunu, beyaz peyniri, karşısında yokluğuna alışamadığı ilk aşkı, karısı, buğulu ılık sesiyle ‘koklasam saçlarını bu gece taa fecre kadar’ı okuyordu… Çocuklarının doğumu… onları Florya’ya denize sokmaya götürdükleri günler… okula başlayışları… sonra bir hançer saplanıyordu göğsüne, karısının tabutunun arkasından yürüyordu ağır ağır. Gözyaşları sel gibi düşüyordu yanaklarına. Güneşe Dön Yüzünü 1940’lardan 80’lere Türkiye’nin panoramasını çiziyor.
*********************************************************************************

İçimde kızıl bir gül gibi

Gri kanatlı kuşlar, çığlık çığlığa martılar, beyaz köpüklere değerek geçip gidiyorlardı, tuzlu denize kanat vura vura. Minareleri kurşunkalemler gibi gökyüzüne uzanan camilerin avlularında itişip kakışıyordu. Darıya üşüşen ak güvercinler. Kulaklarımda bir ses… Gözlerimin önünde tahtaları eskimiş panjurlarıyla cumbalı evler, yaşlı çınarlar ve bir ceviz ağacı.
Koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer kışın sabaha karşı rüzgarda tahta cumbalar ve bir sac mangalın küllerinde uyanır uykudan büyük İstanbul’um. İstanbul’da uyanmak istiyordum. İstanbul’la beraber uyanmak istiyordum ben de Nazım gibi. Benim bulunduğum şehirde tepe yoktu. Mavi bir deniz yoktu. Rast peşrevi yoktu havada, Boğaziçi suları gibi akan… Bana doğduğum şehri çağrıştıran hiçbir şey yoktu Londra’da. Sadece Nazım’ın dizeleri vardı elimde, beni şehrime uçuran. İçimde Kızıl Bir Gül Gibi, usta bir yazarın ustası saydığı bir yazara ödediği gönül borcu. Edebiyatının ve yaşamın sürekliliğine ilişkin zarif bir metin…
*********************************************************************************

Babama
Tüm çocuklarına dünyanın Babalı çocuklar dilerim, Doyasıya yaşayabilsinler diye Çocukluklarını. Doyasıya efelensinler diye Komşu çocuklarına. Değil mi ki Benim babam senin baban döver Eve gelince, Varsın sapanla kırılsın camlar Tırmansınlar elma dallarına Gönüllerince. Ayşe Kulin’den babasına 80. yaş günü armağanı.
*********************************************************************************
Geniş zamanlar

“İtiraf etmek istediğin başka yalanların da var mı?” diye sordu Ahmet. Sesimin titremesine engel olmaya çalışarak, “Ben sana hiç yalan söylemedim,” dedim. “Ablanın ablan, yeğeninin yeğenin, evinin de asıl evin olmadığını şimdi öğreniyorum ve sen bana, ‘sana yalan söylemedim,’ diyebiliyorsun.” “Orası benim evimdi, ben orada büyüdüm,” dedim. Sesim zar zor duyuluyordu. İçimde giderek büyüyen bir canavar vardı. Canımı acıtan canavar, sanki birden göğsümden fırlayıp pat diye kucağıma düşecekti. Öyle derdi o, yani ablam, “Yalan giderek büyüyen bir canavara dönüşür, dallanır budaklanır içinden taşar… Sakın yalan söyleme.”
*********************************************************************************

Foto Sabah Resimleri
”Adı: Aylin” ve ”Geniş Zamanlar” adlı kitapların yazarı Ayşe Kulin’in 1995 Haldun Taner ve 1996 Sait Faik Öykü Ödülü birinciliklerini kazanan kitabını okurlarımıza sunuyoruz…
O çok uzaklarda kalmış, artık unutulup gitmiş geçmişin sızısını yüreğinde duyumsayan herkes için…
‘… Foto Sabah Resimleri’ni okumanızı dilerim. Gerçekten başarılı bir hikayeci ile karşı karşıyayız.” Fethi NACİ ”Kulin, yaşamın ölmüş dokularından değil; değişen, yenilenen dinamik yanlarından çıkartıyor öykülerini. Bunu yaparken karmaşıklığa ya da basitliğe düşmemeye özen gösteriyor; kadınsı duyarlıkları öne çıkarırken, şiirli, yalın, lirik anlatımıyla duru, senfonik bir söyleşiye uzanıyor.”
*********************************************************************************

Bir Gün
Biz, iç içe büyüyen, iç içe yaşayan, birbirine benzeyen, kavgacı, hırçın ve inatçı, şefkatli, sevecen ve yürekli, sonsuz verici ve can alıcı, gözü kara, kurnaz, hain, aynı anda çileli, masum ve çocuksu biz! Biz, aynı toprağın çocukları.Yazar Ayşe Kulin, Bir Gün’de herkesin payına düşmüş bir kabusun öyküsünü ele alıyor.
Güneydoğu’da yaşananlar iki kadının penceresinden olduğu kadar, iki tarafın, iki yaşamın, iki ucun da yaşamından kesitlerle göz önüne seriliyor. Uzun yılların öyküsüyle bir gün içinde hesaplaşmak zordur kuşkusuz, bir gün belki yetersiz bir zaman. Ama bir gün bir başlangıç olabilir. Bir Gün, bu başlangıcın arandığı bir roman.
*********************************************************************************


Türkan Tek ve Tek Başına
Bir ülkeden cüzamı kovdu. Türk, Kürt, Süryani demeden, kırsalın evlere hapsedilmiş kızlarına kapıları araladı, ışık tuttu yollarına.
Hırpaladılar, yerden yere vurdular, ne gâvurluğu kaldı ne Kürtçülüğü, ne komünistliği. Ömrünün son döneminde de darbeci yerine kondu. Umurunda bile olmadı.
Çünkü o sadece yüreği insan sevgisiyle dolu bir hekimdi. Hayatı boyunca tek isteği, iyi ve dürüst bir insan olmaktı.
“Bütün işlerimi tamamladım. Konser gecesini de atlattıktan sonra, kemoterapiyi kestireceğim. Yolcu yolunda gerek!
*********************************************************************************

Gece Sesleri

Çağdaş Türk edebiyatının en sevilen, en çok okunan yazarlarından biri olan Ayşe Kulin, Gece Seslerinde kapalı bir yapısı olan Anadolulu Türk ailesinin gizlerini kurcalıyor. Egeli büyük bir ailenin kuşaklardır içinde gizlediği sırların peşinde akan bu roman, şaşırtıcı olay akışıyla olduğu kadar ustalıklı kurgusuyla da okuru nefes kesen bir serüvene sürüklüyor. Özünde bir ana-kız romanı olan Gece Sesleri, bir yandan ailenin bu çok tartışmalı ilişkisini gözler önüne sererken, bir yandan da Türk toplumunun yaşadığı derin sarsıntıları dile getiriyor.
Yakın tarihin simalarını ve tarihini kurguyla gerçekliği en mükemmel biçimde harmanlayarak ele alan Ayşe Kulin, Gece Seslerinde de yüz binleri bulan okurları için neden vazgeçilmez bir yazar olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
*********************************************************************************
Umut
Osmanlı nın gözdesi Bosna bir imza ile elden çıkarken, Kulin ailesi Bosna dan İstanbul a göç ediyor, çöken imparatorluğun son maliye nazırı Ahmet Reşat sürgüne gidiyordu. Sabahat ile Aram ın aşkı ise tehcir olaylarının acısına yenik düşmeyecekti. Yeni bir cumhuriyet, yeni bir şehir ve yeni bir yuva kurulurken hayat hep akan bir suydu Sitare, Muhittin ve herkes için…
Savaşlar, yıkımlar, sürgünlerin ardından Umut geliyor. Umut “Hayat Akan Bir Sudur” da Kulin, Veda ile başladığı Osmanlı ailelerinin yaşamına, bu kez de Cumhuriyetin yeni kurulmakta olduğu sancılı yıllarda tanıklık ediyor. Akıp gitmekte olan günlük hayat derinden değişmekte, bu değişim aşklara, dostluklara, aile ilişkilerine, her şeye yansımaktadır. Ayşe Kulin, bir kez daha okurlarına ellerinden bırakamayacakları, okuyup bitirdikten sonra anılarına katacakları bir armağan sunuyor.
*********************************************************************************
Veda
Ayşe Kulin, Osmanlı împanıtorluğu nun son günlerinde, işgal altındaki İstanbul da bir konakta yaşananları anlatıyor bu kez. Son Maliye Nazın ve ailesi aracılığıyla o dönemin resmini çizen Veda. çökmekte olan bir tarih ile yeni bir gelecek arayan Millicİler arasında sıkışan o dönem Osmanlı aydınının da öyküsünü dile getiriyor.
Ayşe Külin in her zamanki ustalıklı ve sürükleyici üslubu ile okurlarının elinden bırakamayacakları bir kitap bu. Günümüz Türk edebiyatında neredeyse eşsiz olan, biyografik veriler ile roman tekniğini birleştirmekteki ustalığını bir kez daha sergileyen Kulin, bu kez bir İstanbul öyküsü ile bir İmparatorluk tarihini birlikte ele alıyor.
*********************************************************************************
Füreya
Birden çocuklardan biri bağırdı “Şuraya bakın, iki kuş öpüşüyorlar!” Füreya iskelenin üzerindeydi. Güçlükle arkasını dönerek, aşağıda cıvıldayıp duran çocuklara baktı. “Hanginiz söyledi bunu?” diye seslendi. Sıska bir oğlan öne çıktı. “Ben!” dedi. “Kuş mu gördün orada?” “Evet.” Füreya üşenmedi, indi iskeleden. Çocuğu yanına çağırdı. “Kuşu nerede gördüğünü göster bakayım.”Çocuk birkaç adım geriledi. Füreya takip etti çocuğu.
Eliyle işaret etti oğlan.”Nah orada. İşte kuşlar gaga gagaya vermiş öpüşüyorlar.”Dondu kaldı Füreya. Hiç tasarlamadığı halde, çocuğun işaret ettiği yerde masalsı iki kuş kafası beliriyordu. Tıpkı öpüşür gibiydiler. Haklıydı çocuk. Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk kadın seramik sanatçısı Füreya Koral’ın hayat hikâyesi Füreya, aynı zamanda bir dönem romanı.
********************************************************************************
Bir Tatlı huzur
Öykü ve roman alanlarındaki yetkinliği her kesim tarafından kabul edilmiş olan Ayşe Kulin, biyografi edebiyatının da en önde gelen isimlerinden biri. Hatta günümüzde biyografi alanına duyulan ilginin temelinde Adı: Aylin’in yattığı tartışılmaz bir gerçek. Türk okuruna biyografinin zorlu bir edebiyat türü olduğunu, kimin öyküsünün yazıldığının değil, öyküyü kimin yazdığının önemli olduğunu hatırlatan, öğreten bir yazar Ayşe Kulin.
Uzun bir aradan sonra, Ayşe Kulin’in Münir Nureddin Selçuk’un yaşam öyküsünü anlattığı Bir Tatlı Huzur adlı biyografik çalışması yeniden Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Gözden geçirilip düzeltilmiş bu yeni basım sadece 1100 adet üretildi ve her bir kopya numaralandırıldı, ilk yüz adet ise satış dışı tutuldu.
*********************************************************************************

Dürbünümde kırk sene Hayat
Bu kitapta yazdıklarım, babamın da var olduğu dünyada geçirdiğim kırk yılın, dürbünüme çarpan resimleridir; özelimde ve ülkemde 1941”den bu yana yaşadıklarımdan, gördüklerimden seçmelerimdir. Kitabıma, beni çok etkileyen, çok üzen, çok sevindiren, bende iz bırakan, belleğimde hep kalan anılarımı aldım.
Babamın vefatına kadar beni ilmek ilmek örerek bu günkü ben yapan kişileri, olayları kendi gözümden, kendi kalemimle aktardım.Babamın ölümünden sonra ise, ne ben aynı Ayşe”ydim ne de Türkiye aynı Türkiye. Babamın yokluğu beni, Turgut Özal da Türkiye”yi değiştirmişti. Artılarımız ve eksilerimizle başkalaşmıştık.1983”ten sonraki yıllarımın serüveni belki bir başka kitaba konu olur ama elinizdeki sayfalarda okuyacaklarınız,1983 yılına kadar, Edip Cansever”e rahmetle selam olsun, “Ben Ayşe Kulin Nasılım”a yanıtımdır.
*********************************************************************************

Hüzün
Çağdaş Türk edebiyatının en sevilen kalemlerinden Ayşe Kulin, ilklerin yazarı olmayı sürdürüyor. Daha önce yüzbinlerce satılan Veda ve Umut adlı kitaplarının devamı niteliğindeki iki kitabı birden Everest Yayınları tarafından yayımlanan Ayşe Kulin, yeni yıla damgasını vuruyor. Veda ve Umut’u severek okuyanlar için şimdi Hayat ve Hüzün günleri başlıyor. Hayat ve Hüzün Ayşe Kulin’in kaleminden bu kez kendi hayatına bir yolculuk…
Bu kitapta yazdıklarım, babamın da var olduğu dünyada geçirdiğim kırk yılın, dürbünüme çarpan resimleridir; özelimde ve ülkemde 1941′den bu yana yaşadıklarımdan, gördüklerimden seçmelerimdir. Kitabıma, beni çok etkileyen, çok üzen, çok sevindiren, bende iz bırakan, belleğimde hep kalan anılarımı aldım. Babamın vefatına kadar beni ilmek ilmek örerek bu günkü ben yapan kişileri, olayları kendi gözümden, kendi kalemimle aktardım. Babamın ölümünden sonra ise, ne ben aynı Ayşe’ydim ne de Türkiye aynı Türkiye. Babamın yokluğu beni, Turgut Özal da Türkiye’yi değiştirmişti. Artılarımız ve eksilerimizle başkalaşmıştık. 1983′ten sonraki yıllarımın serüveni belki bir başka kitaba konu olur ama elinizdeki sayfalarda okuyacaklarınız, 1983 yılına kadar, Edip Cansever’e rahmetle selam olsun, “Ben Ayşe Kulin Nasılım”a yanıtımdır.
*********************************************************************************

Gizli Anların Yolcusu
Çağdaş edebiyatımızın en sevilen yazarlarından Ayşe Kulin, Gizli Anların Yolcusu ile bir kez daha okurlarını şaşırtıcı gerçeklerle yüzleşmeye zorluyor. Bu kitap yerleşik ve düzenli hayatlarımızın nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu, bir anda yıkılıp gidebileceğini gösteriyor bize… Acı bir kaza… Bir anda ağızdan kaçan bir söz… Ansızın yayınevine gelen bir dosya… Birbirine dolanmış eşarplar…
Bütün bunlar, aykırı bir aşkın başını ve sonunu belirlemeye yeter mi? Gizli Anların Yolcusu, pek çoğumuzun anlamakta zorlandığı, yargılamakta ısrar ettiği bir aşkın romanı. Ayşe Kulin her zamanki ustalığıyla yaklaşmaya korkulan bir konunun üstüne giderek tabuları yıkmayı deniyor. Bu romanda sadece aşkı değil, toplumun zorladığı hayatları, harcanmış çocuklukları, kendi içindeki sırlarla en yakınlarını yaralayan ailelerin öykülerini soluk kesen bir tempoyla okuyacaksınız.

Son Not : Ayşe Kulin ile keyifli dakikalar dilerim .
Son Not 2 : Ben de içlerinden okumadığımı tespit ettiğim ; Babama, Bir Tatlı Huzur ,İçimde Kızıl bir gül gibi , adlı kitapları en kısa zamanda okumak istiyorum .